ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Mart 01, 2022

"Kurtulalım" Bu Zihniyetten!

    Hep aklıma takılan bir konu var. Aslında daha çok genellikle bir yerlerde karşılaşınca beni rahatsız eden ama bir o kadar da düşüncelere sürükleyen bir konu bu...

    En son okuduğum bir kitapta da karşılaşınca artık yazasım geldi. Kitabın önemsiz bir bölümünde, yürüyemeyen ve konuşamayan bir kızdan bahsediliyor. Köyde pek dışarıya çıkmayan kıza annesi bakıyor ve doğal olarak "Ben ölürsem kızıma kim bakar" endişesi yaşayarak ondan önce bu hayattan göçüp gitmek istemiyor. Buraya kadar her şey normal. Bir gün bu kız vefat ediyor ve annesine başsağlığı dilenirken "O da kurtuldu, sen de..." deniliyor. 

    "Kurtulmak"! Ne kadar ağır bir söz! Bunu bence sadece o kız "Ölsem de ben de kurtulsam, annem de" diyerek kullanabilir belki... Kimsenin haddi olmadığını düşündüğüm bu sözü ne yazık ki oldukça sık duyuyorum ve işin tuhafı kimse de yadırgamıyor... 

    Bir insan hasta, engelli, bakıma muhtaç olunca ölse bile çok üzülünmüyor sanırım. Sanki yaşamaya sadece sağlıklı insanların hakkı varmış gibi... "Onunki de yaşamak değildi ki zaten!" lafı dolanıyor hep. Nefes alsa bile boşuna yaşıyor, insanlara yük oluyor gibi görülüyor. Belki öyle olabilir ama bu, hiç kimseye bir başkası için "Kurtuldu" deme hakkını vermez...

    Bu nasıl bir şuursuz teselli etme şeklidir! O kişilerin kurtulup kurtulmadığına dışarıdan bakarak acımasızca hangi cüretle karar verebilir bir insan! Sağlıklı olmak bu kararı size bırakmıyor, sizi üstün kılmıyor...

    Bu düşünce şekli de hiç sağlıklı değil bence. Hastalık sadece vücutta olmuyor... Yani böyle düşünenler için de "Keşke ölse de o da kurtulsa biz de..." mi diyelim şimdi? Ya da çok sağlıklı insanların da arkasında bıraktığı insanlar için "kurtuldular" denilebilecek özellikleri olamaz mı? Belki çok kötü bir insan? Sırf yürüyor, konuşuyor diye yaşamaya hakkı mı var?

   Artık herkes haddini, ağızlarından çıkan cümleleri bir bilsin ya! Şu zihniyeti değiştirip bir iyileştirsinler kendilerini ya... Bu tip düşünenler de hastalar çünkü... Onlardan kim kurtulsun?

    Yok değişmek istemiyor ve "kurtuldu" demekte ısrarcılarsa hala, dilerim bu dünya da bu acımasız insanlardan bir an önce "kurtulur" o zaman!

Pazartesi, Ağustos 26, 2019

Yine yazamadım ama nedeni var ;)

15 gün tatildim, yazmak için çok nedenim ve zamanım vardı aslında ama önce gıda zehirlenmesi, sonrasında ise bağışıklık sisteminin çökmesiyle birlikte geçmek bilmeyen grip ve reflü beni güçsüz bıraktı, bilgisayarı sadece dizi/film izlemek için açtım...

Peki ya ruh zehirlenmesi nasıl geçer? Çöken moral sistemi nasıl toparlanır?

Özetle yorgunum...

Pazar, Nisan 15, 2012

Emoş Gitmişşşşşş, Ötesi Yok!

İlk defa bu kadar uzun süredir bloguma birşeyler yazmıyordum. Yazmam için büyük bir acı yaşamam gerekiyormuş demek ki...

Daha önce blogumda da bahsettiğim ve yine kanser olduğunu isim vermeden anlattığım Emine Yenge'mizi kaybettik. Bizim için ne kadar önemli bir kişi olduğunu tanıyanlar bilir. Tanımayanlar için de elimden geldiğince(kelimeler yettiğince) özetleyeyim:

Emine Yenge, Ziver Dedemin(Babamın amcası, daha önce bahsetmiştim) eşi... Onlarınki büyük aşktı... Birbirini bu kadar çok seven bir çift hiç görmemişimdir. Çocukları olmamış ama babamı ve amcamı oğulları gibi sevmişler... "gibi"si fazla aslında... Çocuklarıydı resmen... Bizler de torunları... Hatta Emoş ile babaannemin oğullarını paylaşamayıp birbirlerini tatlı tatlı kıskandıklarına da çok şahit olmuşumdur... Emoş da zaten bizim ikinci babaannemizdi, annemlerin de kayınvalidesi :) En güzel yemekleri yapar, hepimizi çağırırdı... Bütün aile toplanırdık sık sık... Kocaman, sıcak ve mutlu bir aile idik...

Ziver Dede'mi erken kaybettik, ani bir ölümdü... Yine hepbirlikte toplanılan bir gecede aniden beyin kanaması geçirip vefat etti... Ben hasta olduğum için annemle gidememiştik o gece... Yaşadığım ilk büyük ölüm acısıydı sanırım... Emoş, büyük aşkının gidişiyle yıkılmıştı... Acımızı birbirimizden destek alarak hafifletmeye çalıştık... 52 gün boyunca hergün Emoş'a gittiğimizi hatırlıyorum... Dedemiz gitmişti ama Emoş'umuz bizi bırakmadı... Biz de onu... Kopamazdık zaten, hepimizden daha "Gargun"du belki... Onun ailesi bizdik... Bunu hep böyle hissettirdi... Ara sıra görüştüğü yeğenlerinden daha yakındı bize... Kendi evimiz gibi hissettirdiği evinde rahat olmamız için elinden geleni yapardı... Evi, çok yer değiştirdi(taşındı) ama içinde bulduğumuz huzur hiç değişmedi çünkü bunun böyle olmasını sağlayan Emoş'tu, onun sıcak davranışlarıydı... Ziver Dedemin odası, artık benim odam olmuştu... Emoş'a gittiğimizde hemen o odaya gider, ödevlerimi yapar, resim çizer, TV izlerdim... Onun harika yemeklerini yediğimiz masamız, kahkahalarla dolu sohbetlerimiz... Hiç ama hiç değişmemşti... Çok esprili, hayat dolu bir insandı... Özel günleri hiç kaçırmazdı; arar, kutlar, gelir neşe katardı...  Sürprizler yapardı; birgün annemlere evlilik yıldönümlerinde pasta yapıp göndermişti... Biz de onu özel günlerde hiç yanlız bırakmazdık, Anneler Günü, bayramlar, yılbaşları... Hep ama hep birlikte geçirirdik... Birgün de annem ona bir sürpriz yapmış; bize güzel yemekler yaptığı bozulması an meselesi olan eski fırının yerine yeni fırın göndermişti... Emoş'un o kadar çok hoşuna gitmişti ki, her zaman yaşadığı mutluluğu anlata anlata bitirememişti...

Bir ara evini kapatıp kısa bir süreliğine bizde kalmıştı... O zaman da iyice bağlandık... Onun evi nasıl bizimse, bizim evimiz de onundu... Öylesine bir aileydik ki birbirimizin en zor ve en mutlu günlerinde hep bir aradaydık... Olması gereken de buydu zaten... Lafı bile olamazdı böyle şeylerin aramızda... Birimizin mutluluğu hepimizin mutluluğuydu çünkü... En sevdiğimiz yemekleri yapar,  evinden bize taşır taşır getirirdi... Bilkent'ten mezun olurken mezuniyet törenime gelmiş, beni en önden izlemişti... Yanında oturanlara "torunum" diye gururla bahsettiğini anlatırdı... Sonra biz Antalya'ya taşınmak durumunda kaldık ama yine kopmadık... Çok özlerdik tabii ki... Hep araşırdık, o yine bize gelir giderdi...

Sonra geçen sene birşey duyduk, fısıltı şeklinde... Emoş kanserdi... İnanamadık, şaka olmalıydı... Hiç yakıştıramamıştık kanseri, o güçlü, küçük ama dev kadına... Babam üzülmesin diye bize söylememişti Emoş... Söylediğinde ise ciddiye almadığını, ameliyat olmayacağını anlatmıştı... Israrlara rağmen olmadı... En son, bir gece bize kalmaya geldiğinde gördük onu... Çok zayıflamıştı, hiçbirşey yiyememeye başlamıştı... O gün, onu son görüşüm olabileceğini tahmin ettim, o uyurken acı içinde onu izledim... Emoş'umuz gidiyordu ve elimizden birşey gelmiyordu... Bunu bilmek ve bilerek yaşamak hepimizi yıkıyordu...

Hergün onun için dua ederek ve içten içe acı çekerek geçirdik... O orada, biz burada... Telefonda sesi gittikçe cılızlaşıyordu... Ben en son, doğum günümden iki gün sonra beni arayıp "Özgecim, özür dilerim, doğum gününü unutmuşum, nice mutlu senelere yavrum" dediği sesi ile veda ettim ona... Bu, son doğum günümü kutlayışıydı... Ağlamaktan başka hiçbirşey gelmiyordu elimizden...

Bu arada Eniştem de 2 kez kalp krizi geçirmiş, ölümden dönmüş, bypass olmuştu... Arkasından babam da ani bir apandist ameliyatı geçirmişti. Emoş, kendini bırakıp bize üzülür olmuştu... Annemler, Emoş ile sürekli konuşuyor, bir türlü beni bırakacak birini bulamadıkları için Emoş'a gidemiyorlardı... Babamın ise Panik Atağı tavan yapmış, tek başına yolculuk yapamaz hale gelmişti. Emoş'umuzun yanına gidememek bizi de günden güne eritiyordu... Ama o bizi bildiği için halimizi anlıyordu...

Emoş, bundan bir ay önce artık yataktan kalkamayacak hale gelmişti... Son 2-3 yıldır birlikte yaşadığı kardeşleri ona bakıyordu... Kardeşleri de olsa hiç kimseye yük olmayı hayatı boyunca istemeyen Emoş'a bu kısacık sürenin bile işkence gibi geldiğini tahmin edebiliyordum... O orada acı çekiyor, biz de burada cektiği acıyı düşünerek ağlamakla günleri geçiriyorduk...

Son hafta telefonla bile konuşamıyordu artık... Babam gidememin sıkıntısını yaşıyordu... Annem, "Özge'yi bir günlüğüne bırakıp beraber gidip gelelim" demişti... Babam da annemin gelmesinden güç alarak "Tamam" demiş, ertesi gün için bilet almaya hazırlanıyordu... Telefon çaldı... Herkesin ölüm haberini veren Emoş'un acı haberiydi bu kez gelen... Feryat koptu, canımızdan can gitti... Emoş, bize acı bir şekilde veda etmişti...

Duygularımı şuan ifade edemiyorum ama adeta yıkıldık...

Cenazesi ve bir zamanlar kendi evimiz gibi gördüğümüz, onsuz soğuk olan evi çok kalabalıkmış... Sevenleri o kadar çok ki... Arkadaşlarından biri, diğerlerine annemi tanıştırırken "Bu da gelini, yok pardon kızı, kızı... Sizi bir başka severdi, Özge'yi de anlata anlata bitiremezdi... Gururla, şimdi şu okulu bitirdi, şöyle yaptı, mezuniyetinde o kadar harikaydı ki' diye anlatır dururdu..." demiş... Annem de onu ne kadar çok sevdiğimizi anlatmış onlara içi yana yana...

Bu arada annemler, biricik Emoş'larını son kez görememiş olmanın acısıyla yanarak onu son yolculuğuna uğurlamaya gittiklerinde, acılarına daha da tuz basan bir tabloyla karşılaşmışlar... Şimdi bahsederek yazımı çirkinleştirmek istemiyorum ama "o hassastır, duyup da üzülmesin" diye kanser olduğunu bile gizlemeye çalışan Emoş'un Murat'ına(babama) "Keşke sağlığında gelseydiniz!" diye bastıra bastıra canını yakmak için defalarca söylemek hiç yakışmadı, hoş olmadı... Zaten onu kaybetme acısıyla yanıp tutuşan babamın yolda fenalaşması ile sonuçlandı...

Hele ki; yersiz ve anlamsız soğuk davranışları, Emoş'uma saygısızlık olarak kabul ettiğim için yok sayıyorum!... (düzeltme)

En güzel bebeklerimin, anılarımın sahibi, yeşil elbiseli, çatık kaşlı, güler yüzlü Emoş'um gitmişşşşşşş, ÖTESİ YOK!

OLAMAZ DA...

Ziver Dedemin koynunda, nurlar içinde rahat uyu Emoş'um...

Seni çok seviyoruz...

Salı, Haziran 28, 2011

'Ölüm' ne kadar acı, ne kadar uzak ama ne kadar da yakın...

Hayatımdaki ölümler şimdiye kadar hep ani olmuştu... Bunun daha çok acı verdiğini düşünürdüm... Yaşattığı şokun acıyı arttırdığını sanardım... Ama şuan bundan emin değilim...

Ölmeyi hiç yakıştıramadığımız birisi(ki önemli bir aile ferdi)nin kansere yakalandığını duymuştuk bir süre önce... Sır gibi birşeydi, fısıltı halinde konuşulan... İnanmamıştık; şakadır, üzmek için yapmıştır vs. dedik. Hep bizimle yaşayacağını düşünmüştük belki de... Ama gerçekmiş!

Kemoterapi olsa ömrü 5 yıl daha uzarmış ama istemiyormuş... Çok üzülüyorum, hep aklıma geliyor, içim sızlıyor... Paylaştıklarımızı, anılarımızı, yaşadıklarını, yaşayamadıklarını, hayallerini düşünüyorum... Ölümden daha acı bir şey yok sanırım... Öylesine yok olmak çok acı!

Duygularımı tam olarak ifade edemiyorum... Üzüntümü bile belli edemiyorum zaten bugünlerde... Yine içimden ağlıyorum... Ve garip bir şekilde suçluluk duygusu hissediyorum; hayallerine kavuşmasına yardımcı olamadım diye belki de...

İlk defa yaşayacağım bu acı bekleyiş çok yıpratıcı...

Belki de ben ondan önce veda edeceğim bu hayata, kim bilebilir ki...

Ne olursa olsun, 'ölüm, ölmek, yok olmak, kaybetmek' bana çok koyuyor... Düşüncesi bile...

Sevdiklerimi her an kaybedebileceğim korkusuyla yaşıyorum...

Ve aslında tam da bu yüzden yaşayamıyorum belki de hayatı...

Pazartesi, Nisan 04, 2011

Herşey böyle boşken nasıl yaşar insan?!

Anlamsız günler devam ediyor... 1,5 aya yaklaşıyor yazmayalı... Hep yazıyım diyorum ama içimden gelmiyor, oysa içim dolup dolup taşıyor... Çok mutsuz gibiyim ve bunu da daha öncekilerin aksine çok net belli ediyorum çünkü sanırım bir çare arıyorum ama yok...

Üstümde baya ağır bir yük var gibi... Gittikçe beni aşağı çekiyor... Yok olmak istiyorum artık ama diğer yandan yok oluş şekilleri beni korkutuyor...

Tüm bunlar olurken yani bu ruh halindeyken; çok sevdiğim bir kişinin(öz amcam gibi sevdiğim) aniden vefat etmesi ve elimde sadece 1 ay önce çekilmiş mesajlaşmamızın o an farkedemediğim anlamlarının kalması, diğer taraftan yine çok sevdiğim bir başka kişi tarafından uğradığım derin hayal kırıklığı, bir de tüm bunların üstüne kedilerimin kaybolması, sınavlarıma girememem, insanların garip davranışları iyice dibe, en dibe çekti beni...

Hepsini belki bir gün detaylarıyla anlatırım ama şu an, içinde bulunduğum ruh halini şu kısacık yazıyla özetleyebilmiş olmam bile benim için büyük birşey ;)

Çarşamba, Şubat 09, 2011

Huzurlu huzursuzluk...

Bugün içim biraz tuhaf... Pek depresif de değilim. Mutlu gibiyim ama o da değil... Herşey normal, kötü değil ama içim kıpır kıpır... Huzursuz bir kıpırtı bu... Rahatsız edici... Gittikçe mutsuz edecek gibi beni... Korkuyorum...

Bu arada; okuduğum andan itibaren etkisinden kurtulamadığım, ağladığım, başkalarına okutup onların da hayran kalmasına vesile olduğum, anlatım şekline bayıldığım, paylaştığı o dostluğa imrendiğim, acısını içimde hissettiğim, kendisine ve Defne'ye olan sevgimi bir kat daha arttıran Yunus Günce'nin o içten(belki okuduğum en içten duygularla yazılmış yazıydı) yazısını sizin de okumanızı çok isterim... Basit, normal, olağan gibi görünen günlük hayattaki davranışlarımız, sözlere öyle güzel anlamlar yükleyerek anlatmış ki... Hayran kalacaksınız...

Cenazedeki ağlayışı da gözümün önünden gitmiyor... Başı sağolsun... Allah sabır versin ona... Bize de onlar gibi birer dosttt... Amin!

Not: Diğer yazılarını da okuyun...

Pazar, Şubat 06, 2011

Vazgeçiyorum!

Ağlamaya doyamadığım günlerdeyim... Herşey fazlasıyla zor ve anlamsız geliyor... Gerçekten anlamsız yani...

"Nereye kadar?", "Ya sonra?" favori sorularım şu sıralar... Cevap bulamayışım beni daha da dibe çekiyor...

Ölmek isteyenler sıradayken neden başkaları ölür ki diye densiz isyanlarım ve hemen ardından ölümden korkuşlarım var... Bünye tam bir çelişke içinde can çekişiyor resmen... Yorgunluk hissi veren bir duyguyla eziliyorum...

Evet, Defne'nin ölümü depresyonuma tuz biber ekti. Biliyorum, onun gibi nice insanlar ölüyor hergün. Ama hem sürekli onunla ilgili haberler yaptığım ve yazılar okuduğum için hem de onu çok sevdiğim için hiç aklımdan çıkmıyor... Yarışmadaki o veda konuşması, koca yürekli sevgi dolu eşinin, acıdan yıkılan annesinin halleri, güzeller güzeli oğlunun annesiz kalışı, annesinin başının altına oğluşunun oyuncağının koyuluşu gözümün önüne her geldiğinde ağlamaktan kendimi alıkoyamıyorum... Resimlerine
 bakıp bakıp üzülüyorum; ölürken neler düşündüğünü, acı çekerek öldüğünü aklıma getirip içimin daha da sızlamasına neden oluyorum...

Bu sırada insanların nasıl acımasız olduğuna tanıklık olup hayattan daha da soğuyorum.

Cenazede İnci Türkay ne de güzel söyledi, özetledi: "Artık rahatsız etmeyelim, huzur verelim!" diye...

Her konuda bilmişlik taslayıp insanların hayatları hakkında her türlü konuşma hakkını bulmayalım kendimizde artık...

Cuma, Şubat 04, 2011

Hayat gerçekten 'yaşanılası' mı?

Hayatın ta kendisini sorgulayıp işin içinden çıkamazken dün sabah beni daha da çökertecek haberle açtım gözümü... Annem, TVde altyazıyı okuduktan birkaç saniye sonra göz göze geldik. Onun da yüzünde tıpkı benimki gibi salaklaşmış bir ifade vardı. O okuduğunu, bense duyduğumu bir türlü algılayamıyorduk. Tekrar okudu: "Defne Joy Foster evinde ölü bulundu...". Bu cümledeki kelimeler birbirleriyle uyuşmuyor, yakışmıyordu. Evet, herkesin söylediği gibi ölüm Defne'ye yakışmıyordu, yakışmadı. Ölüm kime yakışırdı ki gerçi?!

İçimde "Yalandır belki" şeklindeki çocuksu bir hayal ve bir o kadar da bunun gerçek olduğunun bilinciyle nete girdim. İşim gereği de sayısız haber okuyup onları tek tek girerken bu acı gerçek içime içime işledi. Ve sonunda hıçkırıklara boğuldum, yine de tam dökebilmiş değilim içimdekileri. Tanımadığım bir kişinin ölümü beni nasıl böylesine sarsabiliyor bilemiyorum ama genelde böyle oluyor bende... Yarışma olmasaydı, zaten onu göremeyecektim belki, ölmeseydi bile ama sevdiğim bir kişinin hayatına devam ettiğini ve onu birgün yine görebileceğimi bilmek bile bana yetiyor sanırım.

"Çat Kapı" programını sunarken her pazar onu bekleyişimi hatırladım. Hep sevdiğim bir kişi oldu. Her gördüğümde yüzüme gülücük kondurdu hep. Uçuk kaçık halleriyle çok yakın hissettirdi bize kendini. Yüksel Altuğ ne güzel ifade etmiş Defne'nin hayatımızdaki yerini:

"Daha dünkü yazımın mürekkebi kurumadı. Şöyle yazmıştım: "Acun yarışmanın ikincisini yapmayı düşünüyorsa, Defne'yi mutlaka sunucu olarak kullanmalı..." Neden öyle yazdığımı bilmiyorum. Defne yarışmanın en eğlenceli tarafı olduğu için mi, ekran yüzünü pek sevdiğimden mi, onsuz yarışmayı eksik bulacağımdan mı?.. Ama şimdi anlıyorum ki, Defne, aslında bize hayatın 'yaşanılası' tarafını gösteriyordu."

Yarışmada elendiği gün ne de güzel veda etmiş bizlere... Meğer gerçek bir vedaymış, içten ve samimi... O sahneyi her gördüğümde ağlayacağım sanırım... Biz birgün susacağız ve hayatımıza devam edeceğiz ama ya minicik oğlu? ya annesi? ya eşi, arkadaşları.... Her birini düşünüp ayrı ayrı üzülüyorum, resmen içim acıyor... Sır gibi bir ölüm... Aslında kızıyorum da ona nasıl kendine dikkat etmez diye... O şirin mi şirin 'Can'ını nasıl annesiz bırakır diye... Bizim tanıdığımız kadar bile tanıyamayacak mı güzel anneciğini?!? Nasıl bir acı bu... 

Yazmak istediğim o kadar çok şey vardı ki... Hepsi uçup gitti. En son şu haberi , Defne'nin bizlere verdiği dersleri köşe yazarlarının kaleminden okurken yine gözyaşlarına boğuldum... Benimle birlikte ağlayan annemin Defne için düşündüklerini Reha Muhtar'ın da farkettiğini görünce içim daha bir sızladı. Gerçekten sevmiyor muydu kendini:

"Hayatı sevmediğinden, hayata küstüğünden, hayatı kaldıramadığından gitmedi yani ölüme Defne Joy Foster... Tersine dans yarışmasının ertesinde Survivor'a katılma anlaşması yapmış... Yani hayat en azından işinde istediği gibi gidiyor, para kazanıyor, yeni projelere imza atıyor... O zaman ne peki 32 yaşında gencecik bir kadını ölüme götüren gerçek?.. Defne Joy Foster hayatı seviyordu, ancak kendini yani öz benliğini sevmiyordu sanıyorum... 25 yaşının bohem Atina günlerinde antibiyotik üstüne rakı içtiğim saatlerde, ben de kendimi yeterince sevmediğimin farkında değildim...Oysa kendisini sevmeyen insanların, 'bilinçaltı vücutlarına zarar veriyordu"

Defne'ciğimizin HT Pazar'a verdiği son röportajındaki içimi acıtan iki cevabıyla bitiriyorum yazımı:

*** Size gıcık olanların sayısı arttı sanki.
Daha önce de çok gıcık olan vardı ama ifade etme ihtiyacı hissetmediler. Onlar bana sinir olduklarını zannediyor ama hayatlarına neşe katıyorum.

*** Sıra dışılık hayata bir sıfır önde mi başlattı sizi?
Büyüdükçe belki... Çocukken çok çektim ama. Çocuklar çok uğraşırdı, dalga geçerlerdi. Belki de bu sayede hazır cevap oldum. Mesela “Yağmur yağıyor seller akıyor Arap kızı camdan bakıyor”u toplanıp söylerlerdi, canım sıkılırdı. Sonra onları incelemeye başlardım “Ben bunu nereden vururum?” diye.

BEN DE SENİ ÇOK SEVİYORDUM DEFNECİĞİM... RENGİNİ, KAHKAHANI, HERŞEYİNİ... :(

not: Artık hiçbir önemi yok ama bari son gün birlikte yaptıkları dansta Defne'nin Azra'dan çok daha güzel dans ettiği görülebilseydi keşke... Uzun bacaklarıyla dansa hiç yakışmıyor!

Perşembe, Aralık 30, 2010

Yazmasam olmazdııı

Evetttt, dün tahmin ettiğim gibi ağlama gecesi oldu... Zaten canım da sıkkındı, burnum sonrasında dur durak bilmedi sonrasında... "Yaprak Dökümü"nden beklemediğim seviyede vasat, sanki aniden bitirilme kararı alınan dizilerin yaptığı alelacele bir final oldu. Ama yine de ağlatmayı başaran senaristler, Ali Rıza Bey'i öldürerek kurtarmaya çalışmışlar işi...

Ali Rıza'nın, "yorgunum artık" diyip elini güle uzatmasıylaaa "öldürdülerr işteee yaaaa" diyerek hıçkırıklara boğuldum... Ölüm, rol icabı olsa da kabullenemediğim bir durum sanırım... Bir de bu ölen en sevdiğim karakterse, dizi bile olsa ağlamaktan içim dışına çıkabiliyor... O cennet sahnesi; alıştığımız, içimize işleyen sözlerle daha da süslenebilirdi; o kısım bile çok coşkulu değildi ama ölmesi bizi ağlatmaya yeterdi ve bunu iyi bilen senaristler de yorulmaya gerek görmediler...

Şevket'in sevincininn kursağında kalacağı belliydi zaten vee birkez daha farkettim ki hiçbir şeyi ertelememek gerkiyor, sürpriz yapmayıp babasıyla konuşsaydı, geliyorum deseydi, Necla'da kalan aklı bir de Şevket'te kalmasaydı... Sedef o gelinliği ve eşiyle gelmeyip adamcağızı daha da üzmesiydi, oğlunu düşünüp de...

Bunların yanısıra dizinin finaliyle ilgili "keşke"lerim oldu tabii...
- Babasına düşkünlüğüyle sevilen küçük Ayşe, son bölümde pasif kalmasaydı,
- Ferhunde'nin annesinin komik ve gereksiz bir şekilde bir anda çıkıveren sevgili sahnesi olmasaydı,
- Necla ve Leyla paralarıyla annelerine İstanbul'dan bir ev alsalardı(Trabzon'a yerleşmek de neyin nesiii),
- Babaa, babaaaaa diye bağırdıklarında Ali Rıza Bey aniden gözünü açıp uyanıverseydi(o an beklemedim de değil) ya da o sahne birisinin rüyası olsaydı sadece...
   vb... (Daha da konuşmak gereksiz, orjinali böyle değil zaten, iyi dava falan açmıyorlar...)

Amaa Ali Rıza Bey "çook yorgunummm" dediği zaman o yorgunluğu ben de kendi içimde hissettim... Ve daha sonra annemle konuşurken "hani tekerlekli sandalyeden kalkıp ağaca tutundu ya ordan anladım zaten ölüp gittiğini, Lost'ta da tekerlekli sandalyede biri vardı, o öle ayağa kalmıştı..."dediğim an bir duraksadım... "Ben de mi ölünce yürüyeğim eğer öyle biryer varsa?..."

Sonra da bunu "yorgun"luğumla birleştirince... İhtiyacım olan budur belki benim de...

Pazartesi, Aralık 27, 2010

Bilen var mııı?

"Adı: Aylin" i bitirdim ama içimde bitiremedim! Böyle(açıklamaya ne zamanım yeter ne de sıfatlar-ki tanımıyorum bile üstelik) bir kadının SIR ölümü beni etkiledi... Sonunu okurken veda etmeden giden bir dostummuş gibi hissedip buruk bir hüzün kapladı içimi...

Olay 1995'te gerçekleşmiş... Acaba sonra ölümünün arkasındaki sır perdesi çözüldü mü diye şöyle bir baktım google'a ama bulamadım... Aylin Radomisli Cates'in ölümüyle ilgili birşey bilen, okuyan, duyan var mı acaba???

Bir de kitapta okuyunca şoke olduğum bir olay var... O konuda biraz araştırma yapayımm burada da anlatacağım...

Bu arada yeni kitabım da Sunay Akın'dan "Önce Çocuklar ve Kadınlar"... Kapağın arkasında yine kendisine ait bir şiir var... Beğendim, yazımı onunla sonlandırayımm dedimmm:)

Sevmek
 
Saçak altına sığınmış
göçmen kuşun
kar tanecikleri arasında
düşen beyaz tüyünü de
görebilmek

İşte
sevmek...

Çarşamba, Aralık 01, 2010

Korktuklarımı kendime çekmekte üstüme yok!

İsyan değil bu ama niye çok isteyenin kalbi durmaz da diğerlerinin durur merak ediyorum...
Tükenme yolundayım...
Bitiyorum...

Pazar, Ekim 03, 2010

X kadar ömrünüz kalsa...

Geçenlerde 'kanser' muhabbetine fazlaca maruz kaldım... "'Şu kadar ömrün kaldı' deseler naparsınız?" konuşuldu sonrasında... "Moral çok önemli", "Ayyy ben öğrendiğim gün ölürüm"ler vs vs. Benim ise aklım daha başka yerlere gitti...

Şimdi bu yazacaklarım "hariçten gazel okumak" diye eleştirilebilir, hatta gerçekten öyle de olabilir... Ama bana "X ay kadar ömrün kaldı" deseler (tabii ki önce çok üzülürüm) buna neredeyse sevinebilir, biraz daha abartıp heyecanlanabilirim. "Yuh, ruh hastasıııııı" demeden önce bir sorun ama "Neden?" diyeeee(bilirsiniz neden diye sormadan anlatmam, öle beklerim:p)

- Neden?
- Sevinirim çünkü arkamda yarım kalmış bir iş vs bırakmamak için bir sürem vardır bildiğim. Beni çok zorlayacak olsa bile tamamlamaya, yapmaya çalışırım istediklerimi/yapmam gerekenleri... Heyecanlanırım çünkü o güne özel bir günmüş gibi hazırlanırım, doğum günü partisi, düğün vs gibi... Giymek istediklerimi, (varsa) saçımı başımı, nasıl görünmek istediğimi planlayıp hazırlarım coşkuyla tek tek... Benim bu coşkum, koşuşturmam ailemi de oyalamalı, üzülmeye vakit bulamamalılar... Tüm tanıdıklarımı görmek isterim son kez, o yüzden bir organizasyon düzenlerim herhalde... Bir yere gidiyormuş, temelli taşınıyormuş gibi veda etmek isterim. Beni özleyecekleri, benim özleyeceğim kişileri görmek, dokunmak, hissetmek son kez... Öyle yas gibi bir veda olmamalı bu; çok eğlenmeliyim, eğlenmeliyiz... Çıngınlar gibi gülmeliyiz, gözümüzden yaş gelmeli... Ama gülmekten... Gelen yaş, aklımızı başımıza getirmemeli, içimizdeki burukluğu belli etmemeye çalışmalıyız, boğazımız düğümlense bile... Ya da sonra "Ben de ölüyorum işteee yaaa" demeliyim, üzülmeliyiz, ağlamalıyız feryat figan... Çığlık çığlığa... Ama ben varken yapmalıyız bunu... Ben "henüz" gitmemişken, ölmemişken... İçimizde ne varsa dökmeliyiz o gün, o saatlerde... Daha sonra izleyemeyecek olsam bile her anı videoya alınmalı, bol bol fotoğraflar çekilmeliyiz sevgimizi yansıtan... ve -belki çok bencilim ama- aranızda, yanınızda gözlerim kapanmalı, gülümseyerek... Bir yanım hep sizinle kalmalı... Çok üzülünmemeli arkamdan... Yaşıyormuşum ama sadece bir daha görüşemeyecekmişiz gibi olmalı bu veda... Ardımda bırakacak olduğum herşey(aile, dost, hayvanım, özel eşya, giysi vs), ben varmışım ya da size emanet bırakmışım gibi özenle korunmalı, bakılmalı, durduğu yerde bırakılmalı sonra geri gelecekmişim gibi... Gömülüşüm de öyle olmalı, üzerimde en sevdiğim elbisem, taranmış saçlarım...(bu son 2 cümle biraz vasiyet gibi oldu...)

Böyle işte...

İtiraf etmeliyim ki yazdıkça içim burkuldu, gözlerimden yaş geldi, o anı yaşıyor gibi oldum... Allah herkese ağrısız, acısız (güzel) ölümler versin... Böyle bir durumda, bir yandan da yaşama hırsı ile hastalığa savaş açar mıyım, o kısmını bilemiyorum şu an ama ne kadar vaktinin kaldığını bilmek, bilmemekten daha iyi değil mi sizce de?

Pazartesi, Ocak 25, 2010

Ne garip bir durum ki bu?

Yeni yıla girdik, hatta Ocak bile bitiyor... ben hala bugün yazacağım, şu gün yazacağım diye erteliyorum, ne zamandır aklıma takılan konuyu...

Böyle nereden takıldı, aklıma bilemiyorum, dizilerden, filmlerden, programlardan falan herhalde... neyseee...

Şöyle ki; insanlar sevgililerinden, eşlerinden ayrılıp bir süre sonra başka birine aşık olabiliyorlar, yeniden evlenebiliyorlar... ayrıldıkları kişiyi ne kadar çok sevseler de...

Buraya kadar birşey yok... Takıldığım şu: İnsanların eşleri, sevgilileri ölünce bir başkasına aşık olabiliyor(?) evlenebiliyor(?)... Bu nasıl birşeydir? Ölünce aşk, sevgi de mi ölüyor? Bu aldatma, ihanet sayılmıyor mu? Herkes bunu normal birşeymiş gibi nasıl görebiliyor? Bunu anlayamıyorum... Belki başıma gelmediği içindir... İnşallah kimsenin de başına gelmez ama ne zaman bu tür bir duruma şahit olsam benim içim burkuluyor...

Yok, gerçekten anlayamıyorum... Anlayan var mı?

Perşembe, Kasım 26, 2009

O an bile bencil miyiz biz?

Bugün dizi izlerken oradaki bir söz beni başka bir yere götürdü...
"Nolur Allah'ım o ölmesin! Hayır, o ölmeyecek, ölmeyecek..." diye tekrarlıyorlardı ayrı ayrı yerlerde, yoğum bakımdaki kişinin yakınları...
Düşündüm de bu isteği acaba kendimiz için mi istiyoruz? Farkında olmadan sadece kendimiz? Böyle dualar ederken ilk etapta düşündüğümüz "ben onsuz naaparım, yaşayamam" ya da "o ölürse bu vicdan azabıyla nasıl yaşarım?" vb şeyler değil mi? Onu bir daha göremeyecek, dokunamayacak, söylememiz gereken şeyleri söyleyemeyecek olmamız en çok acıtan şey değil midir bizi o an? Yakarmamızı sağlayan?
Oysa onun bir hayatı, sevdikleri, yapmak istedikleri, görecek daha nice günleri olduğunu; tamamlamak istediği işlerini yarıda bırakmanın yada sevdiği kişilerden kopmanın onun için ne denli acı olduğunu hiç aklımıza getirir miyiz ilk durumda?
Ya da
Belki ölmenin onun için aslında bir kurtuluş olduğu, acılarının dinerek huzura kavuşacağı nice sonra gelir aklımıza... O da yine niye gelir biliyor musunuz? Kendi içimizi rahatlatmak, üzüntümüzü hafifletmek için...

Bu kadar bencil miyiz gerçekten?
Utandım birden...