hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Aralık 12, 2021

Uçan Balon

Uçan balondayım sanki...

Yüklerimden olabildiğince kurtulup yükseklere çıkmak istiyorum.

Küçük bir aralıktan yarım yamalak değil, önümde bir engel olmadan görebilmek istiyorum tüm manzarayı...

Aşağılarda kalmak beni boğuyormuş da biraz bile olsa yukarı çıkabilsem daha iyi nefes alabilecekmişim gibi geliyor sanki...

Aslında böyle bir deneyimim de yok, kimbilir öyle olmaz belki ama bir umudum var yani işte...

Bu umuda sıkı sıkıya sarılıp yüklerimden kurtulmaya çalışıyorum...

Halim bile olmuyor bazen...

Yine de bir milim bile oynatabilmek yükleri, bana iyi hissettiriyor kendimi...

Birazcık havalanıp taze nefes alabilme heyecanı ile şenlense ruhum,

İlla ki yukarıdan bir evin balkonundan çöpünü bana fırlatanlar oluyor...

Ağırlaştıkça yere saplanıyorum.

Bana boşuna çabaladığımı hatırlatıyor birileri sanki, böyle yaparak...

O çöpün içinde kendi hayal kırıklıkları var belki,

Sevgisizlikleri...

Başarısızlıkları...

İsteyip de yapamadıkları...

Onlardan kurtulmak istiyorlar belli ki...

Başkalarının umutlarını pisliğe bulayınca ne hissediyorlar bilemiyorum...

Bu öfkenin hedefi ben miyim, bilemiyorum...

Pes etmem onlara ne yarar sağlayabilir ki...

Bir anda uçan balonun aslında ben olduğumu farkediyorum...

Balonumun içindeki havanın yavaş yavaş söndüğünü hissediyorum...

Yavaş yavaş yere doğru süzülmeye başlıyor...

Sepetimi yerdeki çivilere halatlarla bağlıyorlar...

Artık uçamayacağımı anlıyorum...

Hevesim de tıpkı balonum gibi yerleri süpürüyor şimdi...

Bir uçan balon uçamayınca ölü sayılmaz mı diye düşünüyorum...

Gökyüzü kapkaranlık artık...

Balkondakilerin çaktırmadan bakışlarını hissediyorum üzerimde...

Bu halimden mutlu olduklarına inanmak istemiyorum...

Oysa rengarenk balonumu gökyüzünde süzülürken görmenin onları da mutlu ettiğini sanmıştım hep...

Mutluluğum da mutsuzluğum da...

Yaşayabilmem de hep birilerine bağlı...

Bir daha iplerimi ne zaman çözerler, 

Ne zaman yüküme yük katmaktan vazgeçerler

Bilmiyorum...

Pazar, Ağustos 11, 2019

Mutlu mu? Bayram mı?

İkisinin de bendeki karşılığı (hem ayrı ayrı, hem birlikte) normal anlamlarıyla pek uyuşmuyor... Hem de uzun zamandır... 

Hayat bence sağlıklı olan herkese güzel... Tabii ki çoğu insan bunun farkında değil. Mutlu olmamak için saçma bahaneler üretiyorlar kendilerine... Kızıyorum, çok kızıyorum...

Aslında çoğu zaman sosyal medyada kendi fotoğraflarımla subliminal mesaj vermeye çalışıyorum :D Gülmeyin, gerçek bu! Tekerlekli sandalyede kahkaha atan kız! :) Hem tekerlekli sandalyeye gözleri alışsın, yolda vs görünce dönüp dönüp bakanlardan olmasınlar diye... Hem de "Bak o bile mutlu, ben niye olmayayım ki?" düşüncesi akıllarına yer etsin istiyorum! Hoş, çok az beğeni alsam da (Nedeni, hep aynı yer, aynı poz vs olmasındandır belki ya da beni onları sevdiğim kadar kimsenin aslında o kadar da sevmediğindendir -ki bunu büyüyünce anlayabildim!) bir şekilde görüyorlardır diye düşünüyorum...

Özetle, kırgınım, kızgınım ve önüme (işime) bakıyorum...

Herkese (mutlu olabilene ve bayram kutlayabilene) mutlu bayramlar!

Perşembe, Ocak 24, 2013

Zarfımı boşalttım...

Dün şirketten gönderilen defterim ve Bilkent'in şirkete gönderdiği doğum günü tebrik zarfım, beni bir anda öyle yerlere ve düşüncelere götürdü ki... 

Zarfı, defterin arkasına koyarken o ilkokuldaki bilindik görüntü geldi gözümün önüne... Okuma fişlerimizi içine koyup kendisini de defterin arkasına yapıştırdığımız zarflarımız... Öğrendiğimiz her yeni  kelimeyi, cümleyi kesip heyecanla içine atardık... Birbirleri ile yan yana koyup yeni cümleler türetirdik aşinalığımız arttıkça... Ne de çok kabarmıştı öyle zarfım en son...

O zarfa artık ihtiyacım kalmadığında, yani görevini tamamladığında çöpe atarken içimin burkulduğunu hatırladım sonra... Oysa o zamanlar her birini ayrı önemsediğim o kelimeleri, hep kullanacak veya karşılaşacaktım hayatım boyunca... Öyle sıradan hale geleceklerdi ki onlara verdiğim ilk değeri hatırlamayacaktım bile... 

Sonra şimdiki zamana döndüm; şuanda, içimde de buna benzer bir zarfın olduğunu, artık fazla dolduğunu ve bunun da beni rahatsız ettiğini farkettim... Ne çok şey birikmiş içinde...

Şöyle bir düşündüm; zihnimde, kalbimde yavaş yavaş gezindim... İçindeki kelimelerin(kişilerin, olayların vb) çoğu, görevini tamamlamış da benim için çoktan sıradanlaşmaya başlamış bile meğerse... 

Sonra, bu kalabalıklığa ve boşa yer işgal etmeye son verme zamanının artık geldiğine karar verdim... Yine biraz burkulmadı da değil içim... 

Ama bu sefer, belki de ilk kez, artık büyüdüğümü farkettim... Çünkü daha önce hiç olmadığım kadar kararlıydım bu kez... 

Ve zarfımı boşalttım...

Yine karşıma çıkacaklarını, zaman zaman onlarla karşılaşacağımı biliyorum bu sefer...

Ama verdiğim değerden yoksun, bu sıradan halleri, bende hiçbir duygu uyandırmayacak...

"Ali" ile "At" kelimelerini aynı cümlede duyup "Ali ata bak!" cümlesini hatırladığım andaki bende uyandırmış olduğu duygudan farksız olacak, onlar ile kendimi aynı cümlede duyduğumdaki tepkim...

Hafif bir tebessüm belki...

Ama oldukça sıradan...

Pazar, Kasım 11, 2012

Yeter ki Sen Engelleme... ;)

Gözlerimi dünyaya açtığım andan itibaren, yani daha hayatın ne olduğunu bile bilmeden, o bana, benim için planladığı oyunu oynamaya başlamıştı. Doktorların hatası yüzünden doğum sırasında oksijensiz kalmıştım. O günden itibaren, küçükken hiç sevmediğim ama mecbur olduğum fizik tedavi merkezlerinde tedavi görmeye başladım. Kısa zaman sonra her şeye alıştım, alışmalıydım. Dört yaşında, gittiğim tedavi merkezinde okumayı öğrettiler bana. Hayatımız böylece sürüp gidiyordu. Ve benim için şimdi yeni bir hayat daha beliriyordu, ilk okula başlayordum.
Her yerde olduğu gibi ilk okula başlarken de birçok sorun çıktı. Kayıt için istedikleri zeka testinde normalin üstünde bir zekaya sahip olduğum çıktığı ve okumak en doğal hakkım olduğu halde beni normal okula almamaya kalktılar. Ama ailem tüm bu sorunları halletti. Hem de bana bunları hiç yansıtmadı. Sonra okula başladım. Zaten okumayı da önceden biliyordum. Onun için bu konuda hiç sorun çıkmadı. İlk ders günü, daha sınıfa girer girmez benim için çocukların “benim yanıma otursun” diye birbirleri ile yarışmaları da bize çocuklardan değil de büyüklerden (önyargılardan) korkulması gerektiğini gösteren hoş bir anı eşliğinde öğretmiş oldu. Okula ilk başladığımda, annem her teneffüste okula geliyordu. Korkmuyordum ama onun içi yine de rahat etmiyordu. İşte annelik de bu olsa gerek. Bu, dört yıl daha böyle devam etti. Artık büyümüştüm. Sadece beslenme saatlerinde geliyordu. Ama yine de endişeleniyordu acaba bana bir şey olur mu diye... Ailem; bir yandan beni okula getirip götürüyor, evde fizik tedavimle ilgileniyor, yemeğimi yediriyor, ev ödevlerime yardımcı oluyor, diğer bir yandan da kendi işlerini yapıyorlardı. Yani kısacası ailem benim her şeyimdi ve sonsuza kadar da öyle olacaktı.
Bin bir zorluklarla, hiç dershaneye de gitmediğim halde, annemin yardımlarıyla Anadolu Liseleri Sınavına girdim. Ama çok az puan farkla evimize ykın diye tercih ettiğim okulu kaçırdım. Birkaç gün sonra özel bir kolejden gelen bir kağıtta; girdiğim sınav sonucu ile kendi okullarına kayıt olmayı hak kazandığım yazıyordu. Ailem ve ben buna çok sevindik. Maddi durumumuz da çok elverişli olmadığı halde annem sırf ben çok istediğim için, beni bu okula sokmaya kararlıydılar. Annem durumumu bildirmek için onları aradığında; engelli olduğum için alamayacaklarını söylediler. İşte hayat gerçek yüzünü bir kez daha gösteriyordu. Bu konu ile ilgili olan birçok yerden yardım istedik ama hiçbir sonuç alamadık. Zaten artık şevkimiz de kalmamıştı. Ve eski okuluma yani şimdiki adıyla Türkan Yamantürk İlköğretim Okuluna devam etmeye karar verdik. Çok sevdiğim, birlikteyken çok eğlendiğim ve hayatım boyunca da iletişimimi koparmayacağım arkadaşlarımdan da ayrılmamış oldum. Yine aynı okul olduğu halde, kayıt tazelerken kendime göre bir okula gitmemi tavsiye eden büyüklerim bile oldu!...
 Daha sonra, not ortalamamla Ayrancı Yabancı Dil Ağırlıklı Lise’ye girmeyi hak kazandım. Yine her seferinde ortaya çıkan sorunlar, bu kez de canımızı bir hayli sıkıp bizi üzmeye yetti. Kayıt olurken aileme “Bu okulu yapamaz, burası çok zor. Siz kendi duygularınızı tatmin etmek için çocuğu yormayın!” diyen öğretmenlerim, daha okulun ilk haftasından itibaren başarımı gördükçe hatalarını anlayarak çok pişman oldular. Zaten sonuç olarak, liseyi(Matematik-Fen Bölümünü) de birincilik ile bitirdim. Hemen sonrasında ise küçüklüğümden beri hayal ettiğim Bilkent Üniversitesi, İngilizce-Türkçe Çevirmenlik Bölümü’ne girdim ve oradan da Yüksek Şeref Öğrencisi olarak Üstün Başarı Bursu alıp yine Bölüm Birincisi olarak mezun oldum...
Mezuniyetime yaklaşırken tesadüfen ilanı ile karşılaştım. İndeks İçerik-İletişim Danışmanlık Şirketi’nin gençler için kurgulanmış bir toplumsal sorumluluk projesi olan ve de o sene 10’uncusu gerçekleşen İndeks Yönetim Stratejisi Yarışması’nın  konusunun “Medya” olmasının dikkatimi çekmesi, son anda yarışmaya dahil olmamda büyük etken oldu. Uzun soluklu olan bu yarışmada, senaryoya uyularak 3 boyutlu (dokunma ve koku hissi uyaran) bir televizyonda yayınlanmak üzere AB desteği ve fonundan yararlanılabilinecek, farklı hedef kitleleri için bir televizyon programı ve de iş planının hazırlanılması istenilmişti. Zorlu ve zamanımın kısıtlı olduğu bir döneme denk geldiği halde yarışmada dereceye girip kazandığım staj, kariyerim için önemli bir dönüm noktası oldu.
Bir İletişim Hizmetleri Şirketi'nin Oyun Portalı’nda Operatörlük görevini gerçekleştirdiğim stajın sonucunda kalıcı olarak işe alındım. Hedefimi, Haber Portalı’nda Haber Editörlüğü olarak belirledikten sonra farklı haber sitelerinin Kültür/Sanat Köşesi‘nde gönüllü olarak editörlük yaparak bu konuda deneyim kazanmaya çalıştım. Daha sonra, İçerik Müdürü tarafından verilen görev ile “Özel Dosya Haberleri“ hazırlamaya başladım ve ardından da Haber Portalı’nda Editör ve İçerik/Portal Uzmanı olarak çalışmaya başladım. Yaklaşık iki buçuk sene süresince, deneyimli ve bilgili editörler ile birlikte çalışarak mesleğin inceliklerini öğrendim.
Diğer taraftan, yeni şeyler öğrenmek konusundaki merak ve hevesimin peşinden gidip eğitim hayatıma devam ederek ikinci üniversite seçeneği ile önce Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun olup sonrasında da İşletme Bölümü’ne geçerek lisansımı tamamlamış oldum.
Serebral Palsy’li olduğumdan yazı yazamadığım için eğitim aldığım okullardaki derslere ve bilgisayarım ile katılmakta idim. Yine engelim nedeniyle, evden ve internet aracılığı ile sürdürdüğüm iş hayatımda ise, yine aynı kurumsal şirketin Kurumsal İletişim Bölümü’nde görev almaya devam ettim. Yurt Dışı ve Yurt İçi Sektör, Medya ve Rakiplerin Takibi, Uluslararası Raporların İncelenmesi ve Çevirisi, Sosyal Sorumluluk ve Sponsorluk Çalışmaları; Operasyonel Destek olarak yerine getirdiğim görevlerimden başlıcaları oldu...
 Ailem  her zaman; her şeyi iyi tarafından bakmayı, insanların olumsuz davranışlarını görmezlikten gelmeyi, ama kendimi ne olursa olsun her zaman savunmayı, güçlüklere karşı boyun eğmemeyi ve sonuna kadar savaşmayı öğretti. Hayatın gerçek yüzünü, ne kadar acımasız olduğunu anlatmaya çalıştı. Çünkü hayat onlara, bunları en kötü bir biçimde yaşatmıştı. Onlar benim de bunları yaşamamı istemiyorlardı. Ve bunun için elinden gelen her şeyi yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar. Örneğin; küçükken dışarıda annem elimden tutup yürütürken veya beni arabamla dolaştırırken bize sanki anormal bir şey varmış gibi bakan insanlara karşı annemle bir taktik geliştirmiştik. Bize bakan kişilere, biz de sanki onlarda bir şey varmış gibi bakıyorduk. Onlar da,  acaba kendilerinde mi bir şey var diye üstlerine başlarına bakıyorlardı. Derken ortaya çok komik sahneler çıkıyordu.
Ailem bana, okullarımda benim için gerekli olan her şeyi her zaman hazırladı. Çabalarını gören herkes, bütün zorluklara rağmen böyle bir evlat yetiştirdiği için ailemi hep takdir ettiler. Tabii ki ben de, böylesine dünyada eşi bulunmayan bir aileye sahip olduğum için çok mutluyum. Ne olursa olsun, çoğu zaman aileme yük olduğumu düşünsem de, ailemin bana gösterdiği eşsiz ilgi ve sevgisi bu düşünceme ters düşüyor. Annemin “Sen anneliği yaşayamadın, bir tane daha çocuk doğur.” diyenlere karşı her zaman cevabı; “Ben anneliği öylesine dolu dolu, öylesine doya doya yaşıyorum ki siz bunu bilemezsiniz...” olmuştur.
Hayatım boyunca dünyanın en mutlu çocuğu, insanı oldum ve aileme de elimden geldiği kadar başarılarımla bu mutluluğu yaşatmaya çalıştım. Her şeyi doya doya yaşadım, bazı durumlarda belki insanları kıskanmam gerektiği halde, bazılarının beni kıskanmasını bile sağladım. 
Eğitim hayatım bittikten sonra hayattan koptuğumu düşünmem ve bunun beni olumsuz yönde etkilediğini görmem nedeni ile öğrenimime devam etmeye karar verdim. Yüksek Lisans için Yeditepe Üniversitesi Gazetecilik ve Medya Yönetimi Bölümü’nü seçerek de hem şirkette daha etkin bir rol almayı hem de okuduğum bölümden zevk alarak hayata yeniden karışmayı hedefledim ve gerçekten de öyle oldu. Bölümümü yine birincilik ile bitirerek mezuniyet töreninde o çok özlediğim alkışlara kavuştum. Bu kez üstüne üstlük not ortalamam 4.00 / 4.00 olduğu için Sosyal Bilimler Enstitüsü birinciliğini de elde ettim.
        Hayatımın her evresinde maruz kaldığım önyargıları yıkabilmek ve de boşuna yaşamış olmamak için kendi hayatımı anlatan bir kitap yazıp geniş kitlelere ulaşabilirsem hem her şeyi olduğu hâlde mutsuz olanlara mutlu olmak için bir sebep hem de bana benzer durumlarda olanlar için bir umut olabilirim diye düşündüm. Ben de geliriyle sokaktaki kimsesiz hayvanlara daha çok yardım edebilirim umuduyla bir yola çıktım. Böylece “Sana Rağmen” adlı kitabımı, 2021 yılının Haziran ayında çıkarmış oldum. 2022 yılı Eylül ayında ise “Sustuğumda Yuttuğum Şeyler” adlı bir şiir kitabı ve minik okurlara empati kurabil-me alışkanlığını oyun şeklinde kazandırma umuduyla kaleme aldığım “Ben Olsam” adlı çocuk öykü kitabımı yayımladım.
         Yüksek Lisans'tan sonra ise devam ettiğim şirkette şu an, hem Kıdemli Kurumsal İletişim Uz-manı unvanı ile çalışmakta hem de yine yurtdışı ve yurtiçi üniversite ve eğitim kuruluşları tarafından hazırlanan sertifika programlarına katılmaktayım. Hayatlarını bana adayan çok sevdiğim annem Fü-sun, babam Murat ve on yedi yaşındaki tatlı kedim Pasha ile birlikte Antalya’da yaşamımı sürdürmek-teyim.

Pazar, Nisan 15, 2012

Emoş Gitmişşşşşş, Ötesi Yok!

İlk defa bu kadar uzun süredir bloguma birşeyler yazmıyordum. Yazmam için büyük bir acı yaşamam gerekiyormuş demek ki...

Daha önce blogumda da bahsettiğim ve yine kanser olduğunu isim vermeden anlattığım Emine Yenge'mizi kaybettik. Bizim için ne kadar önemli bir kişi olduğunu tanıyanlar bilir. Tanımayanlar için de elimden geldiğince(kelimeler yettiğince) özetleyeyim:

Emine Yenge, Ziver Dedemin(Babamın amcası, daha önce bahsetmiştim) eşi... Onlarınki büyük aşktı... Birbirini bu kadar çok seven bir çift hiç görmemişimdir. Çocukları olmamış ama babamı ve amcamı oğulları gibi sevmişler... "gibi"si fazla aslında... Çocuklarıydı resmen... Bizler de torunları... Hatta Emoş ile babaannemin oğullarını paylaşamayıp birbirlerini tatlı tatlı kıskandıklarına da çok şahit olmuşumdur... Emoş da zaten bizim ikinci babaannemizdi, annemlerin de kayınvalidesi :) En güzel yemekleri yapar, hepimizi çağırırdı... Bütün aile toplanırdık sık sık... Kocaman, sıcak ve mutlu bir aile idik...

Ziver Dede'mi erken kaybettik, ani bir ölümdü... Yine hepbirlikte toplanılan bir gecede aniden beyin kanaması geçirip vefat etti... Ben hasta olduğum için annemle gidememiştik o gece... Yaşadığım ilk büyük ölüm acısıydı sanırım... Emoş, büyük aşkının gidişiyle yıkılmıştı... Acımızı birbirimizden destek alarak hafifletmeye çalıştık... 52 gün boyunca hergün Emoş'a gittiğimizi hatırlıyorum... Dedemiz gitmişti ama Emoş'umuz bizi bırakmadı... Biz de onu... Kopamazdık zaten, hepimizden daha "Gargun"du belki... Onun ailesi bizdik... Bunu hep böyle hissettirdi... Ara sıra görüştüğü yeğenlerinden daha yakındı bize... Kendi evimiz gibi hissettirdiği evinde rahat olmamız için elinden geleni yapardı... Evi, çok yer değiştirdi(taşındı) ama içinde bulduğumuz huzur hiç değişmedi çünkü bunun böyle olmasını sağlayan Emoş'tu, onun sıcak davranışlarıydı... Ziver Dedemin odası, artık benim odam olmuştu... Emoş'a gittiğimizde hemen o odaya gider, ödevlerimi yapar, resim çizer, TV izlerdim... Onun harika yemeklerini yediğimiz masamız, kahkahalarla dolu sohbetlerimiz... Hiç ama hiç değişmemşti... Çok esprili, hayat dolu bir insandı... Özel günleri hiç kaçırmazdı; arar, kutlar, gelir neşe katardı...  Sürprizler yapardı; birgün annemlere evlilik yıldönümlerinde pasta yapıp göndermişti... Biz de onu özel günlerde hiç yanlız bırakmazdık, Anneler Günü, bayramlar, yılbaşları... Hep ama hep birlikte geçirirdik... Birgün de annem ona bir sürpriz yapmış; bize güzel yemekler yaptığı bozulması an meselesi olan eski fırının yerine yeni fırın göndermişti... Emoş'un o kadar çok hoşuna gitmişti ki, her zaman yaşadığı mutluluğu anlata anlata bitirememişti...

Bir ara evini kapatıp kısa bir süreliğine bizde kalmıştı... O zaman da iyice bağlandık... Onun evi nasıl bizimse, bizim evimiz de onundu... Öylesine bir aileydik ki birbirimizin en zor ve en mutlu günlerinde hep bir aradaydık... Olması gereken de buydu zaten... Lafı bile olamazdı böyle şeylerin aramızda... Birimizin mutluluğu hepimizin mutluluğuydu çünkü... En sevdiğimiz yemekleri yapar,  evinden bize taşır taşır getirirdi... Bilkent'ten mezun olurken mezuniyet törenime gelmiş, beni en önden izlemişti... Yanında oturanlara "torunum" diye gururla bahsettiğini anlatırdı... Sonra biz Antalya'ya taşınmak durumunda kaldık ama yine kopmadık... Çok özlerdik tabii ki... Hep araşırdık, o yine bize gelir giderdi...

Sonra geçen sene birşey duyduk, fısıltı şeklinde... Emoş kanserdi... İnanamadık, şaka olmalıydı... Hiç yakıştıramamıştık kanseri, o güçlü, küçük ama dev kadına... Babam üzülmesin diye bize söylememişti Emoş... Söylediğinde ise ciddiye almadığını, ameliyat olmayacağını anlatmıştı... Israrlara rağmen olmadı... En son, bir gece bize kalmaya geldiğinde gördük onu... Çok zayıflamıştı, hiçbirşey yiyememeye başlamıştı... O gün, onu son görüşüm olabileceğini tahmin ettim, o uyurken acı içinde onu izledim... Emoş'umuz gidiyordu ve elimizden birşey gelmiyordu... Bunu bilmek ve bilerek yaşamak hepimizi yıkıyordu...

Hergün onun için dua ederek ve içten içe acı çekerek geçirdik... O orada, biz burada... Telefonda sesi gittikçe cılızlaşıyordu... Ben en son, doğum günümden iki gün sonra beni arayıp "Özgecim, özür dilerim, doğum gününü unutmuşum, nice mutlu senelere yavrum" dediği sesi ile veda ettim ona... Bu, son doğum günümü kutlayışıydı... Ağlamaktan başka hiçbirşey gelmiyordu elimizden...

Bu arada Eniştem de 2 kez kalp krizi geçirmiş, ölümden dönmüş, bypass olmuştu... Arkasından babam da ani bir apandist ameliyatı geçirmişti. Emoş, kendini bırakıp bize üzülür olmuştu... Annemler, Emoş ile sürekli konuşuyor, bir türlü beni bırakacak birini bulamadıkları için Emoş'a gidemiyorlardı... Babamın ise Panik Atağı tavan yapmış, tek başına yolculuk yapamaz hale gelmişti. Emoş'umuzun yanına gidememek bizi de günden güne eritiyordu... Ama o bizi bildiği için halimizi anlıyordu...

Emoş, bundan bir ay önce artık yataktan kalkamayacak hale gelmişti... Son 2-3 yıldır birlikte yaşadığı kardeşleri ona bakıyordu... Kardeşleri de olsa hiç kimseye yük olmayı hayatı boyunca istemeyen Emoş'a bu kısacık sürenin bile işkence gibi geldiğini tahmin edebiliyordum... O orada acı çekiyor, biz de burada cektiği acıyı düşünerek ağlamakla günleri geçiriyorduk...

Son hafta telefonla bile konuşamıyordu artık... Babam gidememin sıkıntısını yaşıyordu... Annem, "Özge'yi bir günlüğüne bırakıp beraber gidip gelelim" demişti... Babam da annemin gelmesinden güç alarak "Tamam" demiş, ertesi gün için bilet almaya hazırlanıyordu... Telefon çaldı... Herkesin ölüm haberini veren Emoş'un acı haberiydi bu kez gelen... Feryat koptu, canımızdan can gitti... Emoş, bize acı bir şekilde veda etmişti...

Duygularımı şuan ifade edemiyorum ama adeta yıkıldık...

Cenazesi ve bir zamanlar kendi evimiz gibi gördüğümüz, onsuz soğuk olan evi çok kalabalıkmış... Sevenleri o kadar çok ki... Arkadaşlarından biri, diğerlerine annemi tanıştırırken "Bu da gelini, yok pardon kızı, kızı... Sizi bir başka severdi, Özge'yi de anlata anlata bitiremezdi... Gururla, şimdi şu okulu bitirdi, şöyle yaptı, mezuniyetinde o kadar harikaydı ki' diye anlatır dururdu..." demiş... Annem de onu ne kadar çok sevdiğimizi anlatmış onlara içi yana yana...

Bu arada annemler, biricik Emoş'larını son kez görememiş olmanın acısıyla yanarak onu son yolculuğuna uğurlamaya gittiklerinde, acılarına daha da tuz basan bir tabloyla karşılaşmışlar... Şimdi bahsederek yazımı çirkinleştirmek istemiyorum ama "o hassastır, duyup da üzülmesin" diye kanser olduğunu bile gizlemeye çalışan Emoş'un Murat'ına(babama) "Keşke sağlığında gelseydiniz!" diye bastıra bastıra canını yakmak için defalarca söylemek hiç yakışmadı, hoş olmadı... Zaten onu kaybetme acısıyla yanıp tutuşan babamın yolda fenalaşması ile sonuçlandı...

Hele ki; yersiz ve anlamsız soğuk davranışları, Emoş'uma saygısızlık olarak kabul ettiğim için yok sayıyorum!... (düzeltme)

En güzel bebeklerimin, anılarımın sahibi, yeşil elbiseli, çatık kaşlı, güler yüzlü Emoş'um gitmişşşşşşş, ÖTESİ YOK!

OLAMAZ DA...

Ziver Dedemin koynunda, nurlar içinde rahat uyu Emoş'um...

Seni çok seviyoruz...

Cuma, Ekim 14, 2011

Pencereler farklı olunca...


Koltuğumda başımı çevirip penceremden dışarıya baktım… Yağmur, yine iyice şiddetlenmişti… Sokak lambası, görünmemek için gizlenen fırtınayı tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyordu… Duygularım da tıpkı yağmur gibi çok şiddetliydi son birkaç gündür…

“Neredennn nereyeee!” dedim…

Çoğu kişinin hiç bilmediği, öğrenince çok şaşıracağı ne de çok şey yaşamıştım son 1 yıl içinde…

Şimdi her şey rüyaymış gibi geliyor…

Pencerelerin artık bendeki yeri çok farklı olacak sanırım…

Emin olduğum tek şey ise; içimde, beynimde kalıveren ve beni içten içe kemiren bu sızının hiç ama hiç geçmeyeceği, dinmeyeceği…

Üzgünüm…

Perşembe, Eylül 15, 2011

Fikrim değişti...

Genellikle değişiklik göstermeyen ve hatta bazen bu konuda beni eleştirilere de maruz bırakan (sabit) fikrim, bu kez değişiverdi...

Konu ise baya klasik: "Gitmek mi zor, kalmak mı?"

Şimdiye kadar "Gitmek niye zor olsun ki? Çok da güzel olabilir, hem 'yeni' olan hep daha iyidir!" diye düşnüyordum.

Ama şimdi...

Bu kez güzel değil... Hiç değil...

Hiç ama hiç güzel olmayacak...

Neden mi?

Cevabı, belki daha sonra...

Perşembe, Ağustos 18, 2011

Şu sıralar...

Yine yazamayış zamanlarım geldi galiba... Tam, belirli bir nedenim yok aslında... Belki de yazma yeteneğimi yitirmişimdir artık :P

Öyle çok düşünüyorum ki... Düşündüklerim de hep iç acıtıcı şeyler... Ama maalesef ki çoğu da gerçek...

Bu gerçeklerle yaşamak öylesine ağır geliyor ki...

Ve ben de öylesine yorgunum ki...

Salı, Temmuz 12, 2011

Boşşşş...

Şu ara kendimi, Pasha'cıııığııııım(kedim)la hiç oyunn oynamadığımız günün gecesinde "zaten azıcık ömrü var, bugünü de boşa geçti" diye düşünürken buluyorum sık sık... Bu düşünce bende içimi acıtan garip bir duygu uyandırıyor... Ağlatacak cinsten hem de...

Sonra kendi hayatımı düşünüyorum, sonra aileminkini, sonra başkalarını... Kimsenin ne kadar ömrü olduğu belli değil tabii ama...

İçim daralıyor...
Boş...
"Boşuna" kelimesinin verdiği o garip his...
Hele ki boşuna yaşıyor olduğunu düşünmek...
Herşey çok zor...

Çarşamba, Haziran 01, 2011

Yine fazlaca susuyorum...

Bu ara gerçekten fazlaca sustuğumu farkettim...

Hem ruhen hem fiziken o kadar yoğunum ki şu sıralar... Hayatımın dönüm noktalarından birkaçını yaşıyorum resmen...

Bu karışıklıkta kendimi dinleme fırsatı bulduğum ilk an ne kadar kırılmış olduğumu farkettim... Hem de tanıdığım herkese neredeyse...

Farkettiğim başka şeyler de oldu tabii... Bazı gerçekleri nasıl görmezden geldiğime inanamadım...

Sustukça kırgınlığım daha çok artıyor sanki...

Herkesle ilgili içimi boşaltabileceğim bir yer olsun istiyorum... Buraya yazıp 6 ay sonraki bir tarihte yayınlansın diye ayarlamayı düşünüyorum... Eğer ciddi uzunluklara ulaşırsa yazdıklarım bir kitap bile çıkarabilirim belkiii :P

Bakalım...

Pazartesi, Nisan 04, 2011

Herşey böyle boşken nasıl yaşar insan?!

Anlamsız günler devam ediyor... 1,5 aya yaklaşıyor yazmayalı... Hep yazıyım diyorum ama içimden gelmiyor, oysa içim dolup dolup taşıyor... Çok mutsuz gibiyim ve bunu da daha öncekilerin aksine çok net belli ediyorum çünkü sanırım bir çare arıyorum ama yok...

Üstümde baya ağır bir yük var gibi... Gittikçe beni aşağı çekiyor... Yok olmak istiyorum artık ama diğer yandan yok oluş şekilleri beni korkutuyor...

Tüm bunlar olurken yani bu ruh halindeyken; çok sevdiğim bir kişinin(öz amcam gibi sevdiğim) aniden vefat etmesi ve elimde sadece 1 ay önce çekilmiş mesajlaşmamızın o an farkedemediğim anlamlarının kalması, diğer taraftan yine çok sevdiğim bir başka kişi tarafından uğradığım derin hayal kırıklığı, bir de tüm bunların üstüne kedilerimin kaybolması, sınavlarıma girememem, insanların garip davranışları iyice dibe, en dibe çekti beni...

Hepsini belki bir gün detaylarıyla anlatırım ama şu an, içinde bulunduğum ruh halini şu kısacık yazıyla özetleyebilmiş olmam bile benim için büyük birşey ;)

Pazar, Şubat 06, 2011

Vazgeçiyorum!

Ağlamaya doyamadığım günlerdeyim... Herşey fazlasıyla zor ve anlamsız geliyor... Gerçekten anlamsız yani...

"Nereye kadar?", "Ya sonra?" favori sorularım şu sıralar... Cevap bulamayışım beni daha da dibe çekiyor...

Ölmek isteyenler sıradayken neden başkaları ölür ki diye densiz isyanlarım ve hemen ardından ölümden korkuşlarım var... Bünye tam bir çelişke içinde can çekişiyor resmen... Yorgunluk hissi veren bir duyguyla eziliyorum...

Evet, Defne'nin ölümü depresyonuma tuz biber ekti. Biliyorum, onun gibi nice insanlar ölüyor hergün. Ama hem sürekli onunla ilgili haberler yaptığım ve yazılar okuduğum için hem de onu çok sevdiğim için hiç aklımdan çıkmıyor... Yarışmadaki o veda konuşması, koca yürekli sevgi dolu eşinin, acıdan yıkılan annesinin halleri, güzeller güzeli oğlunun annesiz kalışı, annesinin başının altına oğluşunun oyuncağının koyuluşu gözümün önüne her geldiğinde ağlamaktan kendimi alıkoyamıyorum... Resimlerine
 bakıp bakıp üzülüyorum; ölürken neler düşündüğünü, acı çekerek öldüğünü aklıma getirip içimin daha da sızlamasına neden oluyorum...

Bu sırada insanların nasıl acımasız olduğuna tanıklık olup hayattan daha da soğuyorum.

Cenazede İnci Türkay ne de güzel söyledi, özetledi: "Artık rahatsız etmeyelim, huzur verelim!" diye...

Her konuda bilmişlik taslayıp insanların hayatları hakkında her türlü konuşma hakkını bulmayalım kendimizde artık...

Cuma, Şubat 04, 2011

Hayat gerçekten 'yaşanılası' mı?

Hayatın ta kendisini sorgulayıp işin içinden çıkamazken dün sabah beni daha da çökertecek haberle açtım gözümü... Annem, TVde altyazıyı okuduktan birkaç saniye sonra göz göze geldik. Onun da yüzünde tıpkı benimki gibi salaklaşmış bir ifade vardı. O okuduğunu, bense duyduğumu bir türlü algılayamıyorduk. Tekrar okudu: "Defne Joy Foster evinde ölü bulundu...". Bu cümledeki kelimeler birbirleriyle uyuşmuyor, yakışmıyordu. Evet, herkesin söylediği gibi ölüm Defne'ye yakışmıyordu, yakışmadı. Ölüm kime yakışırdı ki gerçi?!

İçimde "Yalandır belki" şeklindeki çocuksu bir hayal ve bir o kadar da bunun gerçek olduğunun bilinciyle nete girdim. İşim gereği de sayısız haber okuyup onları tek tek girerken bu acı gerçek içime içime işledi. Ve sonunda hıçkırıklara boğuldum, yine de tam dökebilmiş değilim içimdekileri. Tanımadığım bir kişinin ölümü beni nasıl böylesine sarsabiliyor bilemiyorum ama genelde böyle oluyor bende... Yarışma olmasaydı, zaten onu göremeyecektim belki, ölmeseydi bile ama sevdiğim bir kişinin hayatına devam ettiğini ve onu birgün yine görebileceğimi bilmek bile bana yetiyor sanırım.

"Çat Kapı" programını sunarken her pazar onu bekleyişimi hatırladım. Hep sevdiğim bir kişi oldu. Her gördüğümde yüzüme gülücük kondurdu hep. Uçuk kaçık halleriyle çok yakın hissettirdi bize kendini. Yüksel Altuğ ne güzel ifade etmiş Defne'nin hayatımızdaki yerini:

"Daha dünkü yazımın mürekkebi kurumadı. Şöyle yazmıştım: "Acun yarışmanın ikincisini yapmayı düşünüyorsa, Defne'yi mutlaka sunucu olarak kullanmalı..." Neden öyle yazdığımı bilmiyorum. Defne yarışmanın en eğlenceli tarafı olduğu için mi, ekran yüzünü pek sevdiğimden mi, onsuz yarışmayı eksik bulacağımdan mı?.. Ama şimdi anlıyorum ki, Defne, aslında bize hayatın 'yaşanılası' tarafını gösteriyordu."

Yarışmada elendiği gün ne de güzel veda etmiş bizlere... Meğer gerçek bir vedaymış, içten ve samimi... O sahneyi her gördüğümde ağlayacağım sanırım... Biz birgün susacağız ve hayatımıza devam edeceğiz ama ya minicik oğlu? ya annesi? ya eşi, arkadaşları.... Her birini düşünüp ayrı ayrı üzülüyorum, resmen içim acıyor... Sır gibi bir ölüm... Aslında kızıyorum da ona nasıl kendine dikkat etmez diye... O şirin mi şirin 'Can'ını nasıl annesiz bırakır diye... Bizim tanıdığımız kadar bile tanıyamayacak mı güzel anneciğini?!? Nasıl bir acı bu... 

Yazmak istediğim o kadar çok şey vardı ki... Hepsi uçup gitti. En son şu haberi , Defne'nin bizlere verdiği dersleri köşe yazarlarının kaleminden okurken yine gözyaşlarına boğuldum... Benimle birlikte ağlayan annemin Defne için düşündüklerini Reha Muhtar'ın da farkettiğini görünce içim daha bir sızladı. Gerçekten sevmiyor muydu kendini:

"Hayatı sevmediğinden, hayata küstüğünden, hayatı kaldıramadığından gitmedi yani ölüme Defne Joy Foster... Tersine dans yarışmasının ertesinde Survivor'a katılma anlaşması yapmış... Yani hayat en azından işinde istediği gibi gidiyor, para kazanıyor, yeni projelere imza atıyor... O zaman ne peki 32 yaşında gencecik bir kadını ölüme götüren gerçek?.. Defne Joy Foster hayatı seviyordu, ancak kendini yani öz benliğini sevmiyordu sanıyorum... 25 yaşının bohem Atina günlerinde antibiyotik üstüne rakı içtiğim saatlerde, ben de kendimi yeterince sevmediğimin farkında değildim...Oysa kendisini sevmeyen insanların, 'bilinçaltı vücutlarına zarar veriyordu"

Defne'ciğimizin HT Pazar'a verdiği son röportajındaki içimi acıtan iki cevabıyla bitiriyorum yazımı:

*** Size gıcık olanların sayısı arttı sanki.
Daha önce de çok gıcık olan vardı ama ifade etme ihtiyacı hissetmediler. Onlar bana sinir olduklarını zannediyor ama hayatlarına neşe katıyorum.

*** Sıra dışılık hayata bir sıfır önde mi başlattı sizi?
Büyüdükçe belki... Çocukken çok çektim ama. Çocuklar çok uğraşırdı, dalga geçerlerdi. Belki de bu sayede hazır cevap oldum. Mesela “Yağmur yağıyor seller akıyor Arap kızı camdan bakıyor”u toplanıp söylerlerdi, canım sıkılırdı. Sonra onları incelemeye başlardım “Ben bunu nereden vururum?” diye.

BEN DE SENİ ÇOK SEVİYORDUM DEFNECİĞİM... RENGİNİ, KAHKAHANI, HERŞEYİNİ... :(

not: Artık hiçbir önemi yok ama bari son gün birlikte yaptıkları dansta Defne'nin Azra'dan çok daha güzel dans ettiği görülebilseydi keşke... Uzun bacaklarıyla dansa hiç yakışmıyor!

Pazartesi, Ocak 31, 2011

Ne tuhaf değil mi?

Geçenlerde bir çift birbirlerine trip atıyorlardı... "Niye oraya gittin?" , "Niye öyle dedin?" , "Niye böyle ettin?" vsvs... İyice büyütüyorlar olayı falan... Hoş, olay falan da yok yani, şimdi anlatmayayım...

Neyse sonra teyzem telefonda anneme, "Özge nasıl? Kızın orada ayakta duracağım diye canı çıkıyor, bunlar da nelerle uğraşıyor!" demiş...

Bu söz, onları bilmem ama beni bayağı bir kendime getirdi... Gerçekten o kadar doğru ki... İnsanlar öyle boş şeyleri dert edip kendilerini ve karşısındakileri üzüyor ki bazen(ben de yapıyorum bunu)... Asıl gerçeklerden o kadar uzaklar ki... İlle anlamaları için başlarına mı gelmesi gerekiyor?!?

Bir kişinin, teyzemin bunu farkedebilmesi çok hoşuma gitti... Dedim, insanlar yaşamadan da anlayabiliyorlarmış...

Geceleri "Niye herşey benim için bu kadar zor???" diye isyan ediyorum bazen, sonra düşünüyorum:

"Ben ayakta durmak için onca çabalıyorum ama bir başkası da nefes alabilmek için mücadele ediyor!"

Herşeyin boş olduğunu görebilelim artık lütfen!

Çarşamba, Aralık 22, 2010

Aklıma şey geldi...

Acaba insanların yaşadığı kat(daire), yere yaklaştıkça dışarıdaki evsiz barksız insanları, hayvanları daha çok mu düşünür olur?

Ama ya müstakil evlerde, villalarda, malikanelerde vs yaşayanlar? Onlar da daha çok düşünüp daha çok mu hatırlıyor onları?

Ya da böyle bir bağlantı yok mu, saçma mı?

Merak ettim...

Cuma, Aralık 17, 2010

Bu kadar üzülmeye dayanır mı bünye? Ya insan?

Son günlerde herşeye ama gerçek anlamda HERŞEYE üzülür oldum... Öyle böyle üzülme de değil bu... Geçmiyor, diğer üzüntülere eklenerek yoluna devam ediyor...

Beynimden sızıyor sanki tüm hücrelerime, yayılıyor, yayılıyor... İç sızlatıyor... Yolunu bulup evine, kalbe ulaştığında artık o sızı acıya dönüşüyor... Kanattığını hissediyorum adeta...

Tabii artık o acıyla nasıl geçerse saatlerin, günün öyle geçiyor... Diğer şeyler de eklenince... Çok klişe ama artık yaşamak gerçekten işkence oluyor...

Neden böyle oluyor bilmiyorum, bir yardıma mı ihtiyacım var, hiç bir fikir yürütemiyorum...

İçimde o çizmeyi çok sevdiğimm sayısız dallı bir ağaç çıktığını hissediyorum gerçekten... Üzüntü ağacı...

Mesela şu an o dallardan biri, minicik bir kedi için... Hergün mama yemeye pencere altına gelip bekleyen minişimiz... Şu an donuyor mu, aç mı, susuz mu, tehlikede mi vs vs? Tüm bu sorular beynimi kemiriyor... En önemlisi sevgisiz... Ve onun gibi binlercesi var... Ve diğer hayvanlar... Ve insanlar... Bu vicdan azabıyla nasıl yaşanabilir ki... Nasıl güzel bir gün olabilir ki?

Diğer üzüldüklerimi yazamayacağım için es geçiyorum, susup yutuyorum...

Pazar, Aralık 05, 2010

Koşmak istiyorum...

Koşmak istiyorum ama kaçıp gitmek için... Soluk soluğa kalayım... Kalbim sadece koştuğum için çok çarpsın... Sadece daha hızlı koşamadığım için içim yansın... Tek endişem gidebilmek için gecikip gecikmeyeceğim olsun... Tek hayalim kaçıp kurtulabilmekten başka birşey olmasın... Beni tek anlamayan o an üzerinden atladığım yolun ortasındaki taş olsun... Hiçbir şey düşünemeyecek kadar hızlı koşayım... Benden önce başkası kavuşur mu diye delice kıskandığım sadece sonum olsun... Yalnızca, koşarken gözüme çarpan bir kaktüse, değmek için elimi uzattığımda dikenlerini batırdı diye kırılıp küseyim... Belki de nedensiz çılgınlar gibi koşayım... Sonra bir an bir ses duyayım... Aynı anda derin, ince bir sızı... "Acıya alışığım ki ben. Devam edebilirim..." diyeyim... Bir adım daha atıp "Devam etmeliyim!"... 

Gücüm su gibi boşalınca yere serileyim... Her zamann olduğu gibi umudumun kırılmasına izin vermeyip kendime belki de son kez cesaret vereyim... "Kalkabilirim!"... Yerden destek elip kalkmak için elim son kez kıpırdansın... Yüzüm soğuk, sert asfaltın farkına varırken benim için de yavaş yavaş kabul ediş bölümü başlasın... "Artık kalkamayacağım..."... Hayallerimle vedalaşırken yine yüzümün görünmeyen tarafından yaşlarımı sessizce akıtayım... O an yaşadıklarım gelsin aklıma... Koşmadan önceki tüm hayatım... Doğduğum o küskün günden itibaren ki yaşamım... Tercih yapamadığım ilk gün... Ondan sonraki hayatıma giren tüm insanlar, yaşadığım tüm olaylar... Ailem...  Çok sevdiklerim, nefret ettiklerim... Gülüşlerim, ağlayışlarım, başarılarım, başarısızlıklarım... Kızgınlıklarım, kırgınlıklarım... Hayallerim, umutlarım, hayal kırıklıklarım... Benim olan ve olamayan herşey... Hayatımdaki herşey geliversin karşıma... "Tıpkı dedikleri gibi" diye gülümsemeliyim son kez... "Hayatım, film şeridi..."... 

Gözlerim ağırlaşıp zihnim bulanıklaşsın... İçimdeki herşeyin boşalıp akıp gittiğini hissedeyim... Garip bir huzur sarıp sarmalasın beni... Sonra birden aklıma gelen birşeyle gözlerim var gücüyle açılsın... 

"Yürüdüm! Ne yürümesi ya... Koştum! Koşuyordum!"... "Eee yani? Başkaları için çok önemli diye önemliydi bu belki de benim için... Önemliydi çünkü her güzel şey ona bağlantılıydı, öyle görüyorlardı yani herkes... Onlar gibi olmalıydım, olabilmeliydim bir gün... Daha çok insan, kız, kadın, evlat, arkadaş olabilmem için... Hissettirmemeye çalışsalar da farKlılığı kabullenemediklerini bazen sözlerinden bazen gözlerinden anlayabiliyordum... Beni çok seviyorlardı ama yürürsem sanki daha çok sevecek gibi bir halleri vardı... Tamam, benim için istiyorlardı, benim mutluluğum için... Haksızlık ediyordum onlara ama onlar da bana haksızlık etmemişler miydi? Farkında bile olmadan?"

Tüm bu düşünceler aslında saniyelik bir dilimde geçsin aklımdan... Artık hiçbirinin öneminin olmadığını, tüm üzüntülerimin yavaş yavaş yok olduğunu anladığımda, mutluluğum tüm dünyaya yayılsın usulca kapanan, suskunluğumda konuşan gözlerimden... Huzura kavuşan yüreğimden...


Arkamdan üzülmesin kimseler diye bir işaret bırakayım... Kalıcı bir işaret... Üzgünken bile yapabildiğim bir şey olsun... Gülümseyerek veda edeyim onlara... Gerçekten mutlu olduğumdan şüpheleri olmasın yüzüme baktıklarında... Bakanlardan duyduklarında...

Gerçek bir veda olsun benim için... Gerçek ama güzel bir son...


Yaşamak, koşmak mıydı?
Aynı yolda, aynı yöne gidiyor oluşumuz yetmez miydi? 

Yetmez mi?

Cumartesi, Kasım 20, 2010

Bambaşka...

Yazamadığım 1 ay süresince dakika dakika değişti herşey; düşünceler, duygular, durumlar, kararlar... HERŞEY!

Şuan bambaşka bir hayat yaşıyorummm...

İyi miyim, kötü müyüm bilmiyorum...

Kendimi sorgulamaya başlarken yine burada olacağımmmmmm;)

Salı, Aralık 01, 2009

Üstüme gelme, nedeni yok ki...

üzüldüm...
canım acıdı...
kızdım, çok kızdım... ama kendime...
gözlerimde yaş yakalandım...
neden uydurdum...
aslında uydurmadım çünkü herşeyin temeli oydu zaten... ben de onu söyledim...
gerginim...
hassasım, çok duygusalım bugünlerde...
gözlerim dolu her an... biri birşey dese de aksa diye bekliyor yaş... ya da birşey olsa... veya çok gülsem birşeye sonra bir anda ağlamaya başlasam...
boğulacak gibiyim...
sıkışmış gibi...
nefessiz kalacakmışım gibi...

"noluo ya bana böyle?" dediğimde cevap beynimde beliriyor... ne sendromudur bilmiyorum... her sene aynı zamanlarda belirir... 6 Aralık'ta yoğunlaşır ama o gece biter... o gün doğmuşum ben... perşembeymiş... geç mi doğdum tam olarak bilmiyorum ama sancı gelmeyince suni sancı vermişler anneme... zor çıkmışım yani... hayat daha o andan itibaren koymuş önüme bariyer... oksijensiz kalmışım işte doğarken...

içeride çok bunalmış, daralmış olmalıyım... ağlamayı orda mı öğrendim ne:p
neyse işte o anın sıkıntısını yaşıyorum her sene galiba...

- herşey nie bu kdr zor bnm için
- kimse beni anlamıo ztn
- neden o.....? neden şu....? neden bu böyle?

vs cümlelerini çok sık kurduğum günlerdeyim...
bugünlerde kimse üstüme gelmesin, elini uzatıp karanlıktan güneşe doğru çeksin beni nolur...
canımı acıtmasın, üzmesin bu hafta beni kimse lütfen (bunu söyledğim kişiler, burayı okumadıkları ya da okuyamayacakları için EVREN'e söylüyorum bunları:p)

o.ç.s.